2 Göz yaşı
  • Aycan
    11:33:15 05.10.2018,Puan: 3811.75,0 Yorum, #Realist,536 kişi okudu
  • “My son look-” (Oğlum bak-)


    Kahvenin en güzel tonuna sahip olan gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olan Anthony, duyduğu üzüntü ve öfkeyle dolabında ne kadar eşyası varsa hırsla toplarken annesi de sarf ettiği o sözlerden ötürü pişmanlık duyuyordu. Resmen biricik oğlunu evden ve hatta doğup büyüdüğü ülkesinden bile kovmuştu.


    “Do not you ever call me son again! Quiet! (Sakın bana bir daha oğlum deme! Sakın!)”  


    Delici gözlerini öfkeyle açan Anthony, annesinin çenesini koparmak istercesine tutup sıktığı sırada, dilinin ucuna kadar gelen sözlerini bir bir söyledi. Öfkeden ne yaptığını bilmiyordu.


    “You're not my mother.” (Sen benim annem değilsin.)


    Fısıldar gibi söylediği sözlerinin ardından sımsıkı tuttuğu çeneyi bırakıp geri çekilen Anthony, tekrardan akmaya başlayan yaşlarına engel olamayarak konuşmaya devam etti. Bugün buradan içindekilerini dökmeden asla gitmeyecekti.


    “Biliyorum, kazayla oldum. Hiç bir zaman beni istemedin ve sevmedin. Hiç bir zaman bana annelik yapmadın.” (I know I was accidental. You never asked me and you did not love me. You've never been a mother to me.)


    Yaşların gözlerinden bir şelale gibi akıp gittiği Anthony, ıslak gözlerini bir noktaya dikmişti. Sanki o an orada değilde, başka bir yerdeymiş gibiydi. Neden sonra gözlerini diktiği yerden çevirip kendisi gibi ağlayan annesine yöneltti ve sözlerine devam etti.


    “Nedenini söyleyeyim mi sana? Sana ayak bağı olacağımı düşündün. Ben varken erkeklerin altlarına rahat rahat yatıp kendini siktiremeyeceğini biliyordun!” (Do you tell me why? I thought I'd be tied to you. When I was there you knew that men would not be able to comfortably comfort themselves under their feet!)


    Bu son sözden sonra hıçkırıklara boğulan genç kadın utançla yüzünü kapatırken, daha fazla burada kalamayacağını anlayan Anthony de hıçkırıklara boğulan annesini umursamadan evi terk etmişti. Zaten eşyalarını da toplamıştı. Artık kendisini burada tutan bir sebepte yoktu. Kendini dışarı attığı gibi koşarak oradan uzaklaştı.


    Belli bir mesafe koştuktan sonra nefesinin tıkandığını hissederek duraksadı ve ellerini dizlerine dayayarak soluklandı. Fakat hala ağlıyordu. Kolay değildi tabi. Tutunduğu tek dalda kopmuştu onun için.


    “Damn it!” (Lanet olsun!)



    -

    “Hemen getiriyorum efendim.”


    Genç adam aldığı siparişi iletmek üzere içeriye doğru ilerlediği sırada, kafenin sahibi Mehmet amca genç adamın kolundan tutarak içeriye girmesine engel olarak yüzünden eksik etmedigi tebessümüyle söze girdi.


    “Kuzey evlâdım sen artık git.”


    Bir anlığına şaşıran genç adam ne diyeceğini bilemezken, patronu Mehmet amca ise omzunu patpatlayarak yanında uzaklaşmıştı.


    “Teşekkür ederim Mehmet amca.”


    Üzerindeki önlüğü çıkarıp askılığa asan Kuzey, elinden düşürmediği küçük çantasını ve ceketini alarak kafeden çıktığında, havanın serin oluşu ve gitgide sertleşen rüzgarın saçlarını dağıtması ile adımlarını hızlandırdı. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Sonra da annesini kucağına yatıp uyuyacaktı. Bu vazgeçilmezi olmuştu artık.


    Yürüdüğü kaldırımın sola dönmesiyle kendine gelip adımlarını hızlandırdı. Elleri cebinde başı önündeydi. Gene aklında aynı şey vardı.


    “Benim babam nerede? Neden bizi bırakıp gitti? Neden bizi istemedi.”


    Bunları düşünürken evi geçtiğini fark etmemişti. Fark ettiğinde geri dönüp kapıyı açarak içeriye girdi. Dışarısına nazaran evin içinin ılık oluşuyla derin bir nefes alarak üzerindeki ceketi çıkarıp duvardaki askılık görevi gören çiviye astı ve annesinin olduğu odaya adımladı. 25 m2’lik salonu adımlaması fazla uzun sürmemişti. Odaya vardığında yavaşça kapıyı açtı ve kafasını uzatarak odanın karşı köşesine konumlandırılmış eski bir yatakta uyuyan orta yaşlardaki annesine baktı.


    “Anneciğim.”


    Yavaşça gözlerini açan kadın oğlunu fark etmesiyle tebessüm ederek elini uzattı.


    “Gel oğlum.”


    Genç adam yatağın kenarına ilişerek zayıf kalmış ellere minnet dolu öpücüklerini kondurduğunda, duyduğu tatlı bir kıkırtıyla başını kaldırıp baktı. Annesinin memnun olmuş hali kendisini çok mutlu ediyordu.


    “Seni seviyorum anneciğim.”


    Annesinin konuşmaya hazırlandığını belirten boğaz temizleme sesini duyduğunda kaşlarını hafiften çattı. Konunun ne olduğunu merak etmişti.


    “Oğlum benim sana söylemem gereken şeyler var.”


    “Söyle anneciğim.”


    Annesi oğlunun babası gibi olan hafif dalgalı saçlarını okşarken bir taraftan da kelimelerini aklında toparlamaya çalışıyordu. Biliyordu ki, söyleyecekleri oğlunu derinden üzecekti.


    “Benim canım oğlum. Eğer ki bana birşey olursa-"


    Babasından aldığı mavilerinin dolduğu genç adam, annesinin sözünü kesip lafa atlarken, kalbi güm güm atıyordu. Bu da ne demek oluyordu? Annesi ne demek istiyordu?


    “Beni dinle.”


    Dolan maviler yanaklardan akıp gittiğinde annesi zayıf ellerini uzatarak yaşları sildi ve yarım kaldığı sözüne devam etti.


    “Burayı terk edip oraya, her şeyin başladığı yere gitmeni istiyorum. Orada senin bir ailen var. Bizi istemese de bir baban var. Onları bulup onlarla yaşamanı istiyorum.”


    Artık hıçkırarak ağlayan genç adam annesinin sözünü bir kez daha keserek söze dahil oldu. Babasından aldığı mavileri kıpkırmızı olmuştu.


    “Benim ailem sensin anne, onlar değil!”


    Tekrar bir hıçkırık krizine giren genç adam annesinin dizinlerine kapandığında bu kez annesi de ağlıyordu. Biliyordu ki, az bir zamanı kalmıştı. Ve bunu oğluna söylememekte kararlıydı. Fakat oğlunun güçlü hisleri sayesinde bunu bildiğininde farkındaydı.


    “Lütfen oğlum.”


    Yorgun kadın güçsüzce mırıldandığında hıçkırıklara boğulan genç adam öfkeyle haykırdı.


    “Neden anne neden? Neden bunu benden istiyorsun? Seni becerip terk edip giden bir adamı neden aramamı istiyorsun? Yapma bunu bana, lütfen.”


    Yorgun kadın oğlunun en az kendininki gibi zayıf olan ellerine öpücükler kondurduktan sonra yaşlı gözlerini sildi ve aklındaki zar zor toparlayabildiği cümleleri sıraladı.


    “Yalnız kalmanı istemiyorum oğlum.”


    “Ben yalnız değilim, sen varsın ya anne.”


    Yorgun kadının burukça gülümsemesi ve ardından konuşmayıp sessiz kalması her şeyi açıkça ifade ediyordu. Kim çocuğunu bırakıp gitmek isterdi ki? Tedavisi için geç kalınmış bir hastalık söz konusu olunca durum değişiyordu tabi. Bazı hastalıklar hiçbir belirti vermeden vücutta sessizce ilerleyebiliyor, nice anne ve oğullarını birbirinden ayırabiliyordu.


    “Bana söz ver bebeğim.”


    Yeterince sessiz kaldıklarını düşünen yorgun kadın, artık oğlundan kendisi için değerli olan o sözü duymak istiyordu.


    Nitekim genç adam da annesinin bu son dileğini  tabikide gerçekleştirecekti. Annesinin her isteğini yerine getirmek genç adamın boynunun borcuydu.


    “Peki anneciğim.”


    Ardından birbirine sıkıca sarılan anne ve oğul, son anılarını yaşıyormuş gibi vedalaşırken, kader onlar için ağlarını çoktan örmüştü.



    -

    Zır zır öten uyandırma alarmını bir gözünü zorla açarak kapatan genç adam, huzurla uyuyan annesini kontrol ettikten sonra girdiği koyundan istemeyerek de olsa çıktı ve neredeyse düşmek üzere olan pijamasini yukarıya çekiştirerek mutfağa ilerledi. Küçük çaydanlığa su doldurduktan sonra yaktığı ocağa koydu.


    Yirminci dakika dolmadan annesi için hazırladığı kahvaltı hazırdı. Son kez kontrol ettikten sonra küçük tepsiyi alarak içeriye doğru ilerledi. Hafif aralık kalmış kapıyı koluyla iteleyerek açtı ve içeriye girdi.


    “Anneciğim haydi uyan. Bak sana en sevdiğin şeyi yaptım.”


    Annesinin hala aynı pozisyonda uyuyor oluşunu fark edince bir anda eli ayağı boşaldı ve elindeki kahvaltı tepsisini yere düşürüverdi. Elleri hissettiği korkuyla titremeye başlarken kalbi son hızda atmaya başlamıştı. İçinden bildiği tüm duaları okurken titreyen elleriyle annesinin rengi solmuş yanağına dokundu. Sonra da hafifçe dürterek uyandırmaya çalıştı. Kalbi ve beyni gerçeği haykırsa da o buna inanmıyordu. İnanmak  istemiyordu.




Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum Yap